Bayramoğlu… Çek bi duble!

Döneri çok severim. İstanbul’daki favorim de kesinlikle Bayramoğlu Döner. Kavacık’ ta esnaf lokantası tadında bir “ye ve kalk” mekanı burası, zira her daim kalabalık. En boş gördüğüm haftaiçi öğleden sonra, haftasonuysa sıra dışarılara taşıyor. Fakat çabucak oturuyorsunuz, en kalabalık gittiğimizde bile 5 dakikadan fazla beklemedik. Öyle uzun uzadıya hoşgeldinizler, ne arzu edersinizler falan beklemeyin. “Bir mi, bir buçuk mu?” sorusunun cevabını verin ve döner öncesi masanıza gelenlerden tırtıklamaya başlayın.

bayramoglu-1Süs biberi turşusu, domates salatası, üzerine sumak serpiştirilmiş ince kıyım soğan ve patates. Özellikle patatese dikkatinizi çekmek isterim çünkü hazır patates değil. Anne patatesi, orada soyulup orada dilimlenen yağ içinde yüzmeyen içi yumuşacık enfes bir patates kızartması. Ben genelde 1.tabağı bitirip 2.yi istiyorum, dönerle beraber gelen lavaşın içine sarmak için. Lavaş demişken gerçekten ince ve pamuk gibi ve sıcak. Dibinde odun yakılan bir tandırın içinde pişiyormuş.

bayramoglu-2Derken döneriniz geliyor. Of of of… Önce kokusuyla dönüyor insanın başı, mis gibi. Kendinize gelir gelmez atıyorsunuz ağzınıza bir lokma. Hafif pembemsi, yağı yerinde, içi sulu, dana ve koyun karışımıymış, cısır cısır ohhh… Yumuşak, iyi pişmiş ama yanmamış… az önce ince ince kesildi… Önce sadece etten alıyorum tadına varıyorum, sonra lavaş içine yanına patates, soğan, domates seçenekleriyle kombinasyonlar yapıyorum ve afiyetle yiyorum. En güzeli de bu haz dolu dakikaların sonuna geldiğimde herhangi bir ağırlık yok, rehavet yok. Hatta üstüne fındık rendelenmiş, az şekerli fırın sütlaç için yer bile var.

Fiyatlar böylesi bir lezzet için makul ve mantıklı. Porsiyon döner 15 TL. Pilav üstü ve dürüm seçenekleriniz de var. Tatlı olarak ta havuç dilimi ve fırın sütlaç. Buranın tek eksiğiyse bence şöyle güzel bir yayık ayranı. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur diyorum ve buyrun adres vs detayları için www.bayramogludoner.com.tr ye.

Şimdiden afiyet olsun, kaçırmayın bu lezzeti!

Salatamı Ben Yapçam!

Taksimdesiniz… Pratik, lezzetli, uygun fiyatlı ve sağlıklı bir şeyler yemek istiyorsunuz… İşte size bir seçenek “Salad Station”.

Adından da anlaşılacağı üzere salata ağırlıklı bir mekan burası. İstiklal üzerinde, Tünel’e doğru inerken, Odakule’yi geçtikten sonra, sol tarafta. Logolarında Londra metrosundan esinlenmişler, konsepte uygun yeşil ışıklı. Sade bir dekorasyonu, ahşap masaları, asma katı ve bol seçeneği var.

Önce dolaptan roka, marul, ıspanak vs bir adet yeşillik tabağı seçiyorsunuz ve tüm malzemelerin bulunduğu tezgahın arkasındaki arkadaşa veriyorsunuz. O yeşilliğinizi büyükçe bir kaba boşaltıyor. Sonra 20den fazla malzeme içinden salatanızı süsleyecek 4 tanesini seçiyorsunuz, öneri de alabilirsiniz. En son da ev yapımı soslardan beğendiğiniz bir tanesi ekleniyor, karıştırılıyor ve size takdim ediliyor. İşte sağlıklı, canınızın çektiği, gönlünüzün beğendiği öğününüz hazır.

Benim favorim yeşillik olarak meskülen (karışık otlar), malzeme olarak mantar, karamelize soğan, taze kırmızı biber ve zeytin, sos olarak da frambuaz balzamik ya da pesto. Yanına da minik esmer ekmeklerden bir tane…

Ben uğraşamam, hazır birşeyler yok mu derseniz şef tasarımı salatalar, salatayla doymam derseniz de şef tasarımı dürümler var. Fiyatlara gelince “Ben Yapçam” salatalar 7,5 TL, şef tasarımı salatalar 9,5 – 16,5 TL, şef tasarımı dürümler 9,5 – 16 TL. Çorbalar da 4,5 TL. Menüyü ve başka nerelerde var bu mekandan diye merak ederseniz http://www.salad-station.com

Uğrarsanız favorinizi benimle paylaşmayı unutmayın… Afiyet olsun 🙂

Sakıp Sabancı Müzesi ve Rembrandt

Yemyeşil bir bahçe karşıladı bizi Sakıp Sabancı Müzesi girişinde. Hoşgeldiniz dedi havuzdaki nilüferler ve yanı başlarındaki merdivenlere doğru buyur ettiler bizi. Yavaş yavaş, yasemin ve iğde kokularını içimize çekerek yukarı çıktık ve Atlı Köşk’ün önüne geldik. Emirgan günümüzün ikinci yarısına başladık…

        

Buraya Atlı Köşk denmesinin sebebi müzenin ana binası olan, 1950-1998 yılları arasında Sabancı ailesine ev sahipliği yapan villanın önündeki 1864 yapımı at heykeli. Uzun yıllar hem konut olarak kullanılmış köşk hem de Sakıp Sabancı’nın hat ve resim koleksiyonunu barındırmış, 1998 yılında da içindeki koleksiyon ve eşyalar ile müzeye dönüştürülmek üzere Sabancı Üniversitesi’ne tahsis edilmiş. Köşkün giriş katında “Aile Odaları”nı ve üst katında da “Sakıp Sabancı Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu” sergisini gezebilirsiniz. “Aile Odaları” kısmında Sabancı ailesinin burada yaşadığı dönemde kullandığı, çeşitli dönemlerde Avrupa’dan gelmiş mobilyalar, porselen eşyalar, büyük vazolar, avizeler, saatler vs var. Benim en çok ilgimi çekenler; 19.yüzyılın sonlarına ait ahşap üzerine metal kakma ve porselen aplike “Madalyonlu Sehpa” ve Sakıp Sabancı’nın 1974-2003 yılları arasında kullanmış olduğu ajandaları. “Çalışmak, çalışmak, çalışmak” dermiş ya hani hep, ne kadar çok çalıştığını detaylarıyla görebilirsiniz bu ajandalarda. Üst kattaki koleksiyon ise 14. yüzyıldan 20. yüzyıla, İslam sanatına ait, ünlü hattatların ve kitap sanatçılarının elinden çıkmış elyazması eserlerin ve hattatların yazı yazmada kullandığı araçların sergilendiği, hakkını verebilmek adına ayrıca bir günümüzü ayırmaya karar verdiğimiz görsel bir şölen.

Müze villaya eklenen galeriyle beraber 2002 yılında ziyarete açılmış. “Karanlıkla Işığın Buluştuğu Yerde… Rembrandt ve Çağdaşları – Hollanda Sanatının Altın Çağı” sergisi de bu kısımda. Köşk ve galeri arasında geçiş var ama ana giriş burada. Rehber eşliğinde ya da sesli tur cihazıyla gezebiliyorsunuz. Biz ikinci seçeneği tercih ettik, daha özgür olabilmek için ve merdivenlerden aşağı inerek gezimize başladık.

Altın Çağ, bugünkü Hollanda’nın öncülü Felemenk Cumhuriyeti’nin gemicilik, ticaret, kentsel gelişim, bilim ve kültürde büyük ilerlemeler yaşadığı 17. yüzyıl dönemi. Rembrandt ve Hollanda resminin önde gelen isimlerine ait tablo, desen ve objelerden oluşan 110 parça var sergide. İlgi alanınıza göre her parçanın önünde uzun uzun vakit geçirebilirsiniz. Benim her detayını incelediğim, uzun uzun seyrettiğim ve hayran kaldığım eserlerse;

Kuzey Hollanda Yapımı Bir Çift Düğün Eldiveni, 1622… Oğlak derisi, ipek, saten, altın sırma ve tatlı su incileri… Düğün eldivenleri törenler için özel yapılırmış. Düğün günü gelin ve damat birbirlerine sağ ellerini verinceye kadar gelin bu eldivenleri giyermiş. İşlemeler muhteşem, eldivenler çok şık…

 

İki Çocuklu Çift ve Dadı Portreli Manzara, 1667…Adriaen van de Velde… Ressam, insan ve hayvan figürlerindeki olağanüstü ustalığıyla ünlüymüş ve bu yeteneği nedeniyle çoğu kez başka ressamların manzara resimlerine ya da kent görünümlerine insan ve hayvan figürleri eklemeye çağrılırmış. Detaylardaki canlılık sanki ordaymışsınız hissi uyandırıyor…

Yel Değirmeni Kupa, 1636… İçki yarışmalarında kullanılan bir oyun aracı… amaç boruya üfleyerek değirmenin kanatlarını döndürmek ve kanatlar durmadan önce kupadaki içkiyi bitirmekmiş. Üstelik içkiyi bir yudumda bitirmek gerekiyormuş, çünkü bu bardak masaya ancak baş aşağı koyulabiliyormuş. Ben de oynayabilir miyim?

Balıklı Natürmort, 1647… Pieter Claesz… 17.yüzyılda balık ekmekten oluşan öğünlerin betimlendiği natürmortlara “ontbijtjes” adı veriliyormuş. Nasıl telafuz ediliyor acaba?  “Rummer” denen içki bardakları da kolay tutulması için cam kabarcıklarla bezenirmiş ve o dönemde çok revaçtaymış. Benim fotoğrafımdan yeterince anlaşılamıyor olabilir ama özellikle masa örtüsündeki ve peçetedeki beyazın farklı tonlarına uzun süre baktım, o kadar gerçek ki herşey elimi uzatsam peçetedeki kırışıklıkları düzeltebilirim sanki…

Doğa Güçleri ve Serpme Çiçek Desenli Masa Halısı, 1650… Ortadaki serpme çiçekler ülkenin bitkilere duyduğu büyük ilgiye tanıklık ediyormuş. Bu halıyı asıl özel kılansa kenarlardaki dört doğa gücünü, Toprak-Hava-Ateş-Su, temsil eden figürlü sahnelermiş. Figürlerin her biri ayrı bir tablo gibiydi ve o kadar çok şey anlatıyordu ki…

Sergi temalara göre ayrılmış 11 bölümde tamamlanıyor; Kent Sakinleri, Felemenk Kırları, Kent Yaşamı, Farklılığa Saygı, Tarihten Sahneler: Rembrandt ve İzleyicileri, Sokak Kapısından Girince, Av, Avam Yaşamı, Natürmort, Deniz Gücü, Yabancı Diyarlara Duyulan Merak ve Altın Çağın Sonu… 17.Haziran’a kadar gezilebilir.

Galerinin en alt katındaysa Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonu bulunuyor, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Resmi”…  Sakıp Sabancı, Türk resminin belirli bir dönemine duyduğu merak ve ilgiyle oluşturmuş bu koleksiyonu. Bu bölümde de en beğendiğim, özellikle renkleriyle beni cezbeden Nazmi Ziya Güran’a ait 1935 yapımı “Taksim Meydanı” tablosuydu. Bu bölümü de, Osman Hamdi Bey’le başlayıp Fikret Muallâ’yla bitirdik ve müzelerin en sevdiğim kısmı olan müze mağazasına çıktık.

Mağazada, müze koleksiyonuna, geçmiş ve şu anki sergilere ait, her yaşa uygun bol hediye seçeneği var. Takılarda ve gümüş tütsülüklerde özellikle aklım kaldı ama “Taksim Meydanı” tablosunun magnet ve defterini almakla yetindim. Alışverişimizi de tamamladıktan sonra müze gezimizin sonuna geldik ve o güzel, yeşil bahçeye bu sefer boğaz manzarasını izlemek için çıktık. Nilüferlerin artık gitme vaktinin geldiğini kibar bir dille anlatmak için kapandığını görünce de, görüşmek üzere deyip ayrıldık.

Unutmadan müzenin boğaz manzaralı bir de restoranı mevcut, “MüzedeChanga”. Terasında kocaman mermer bir masa var ki, restoranda kullanılan tüm mobilyalar burası için özel olarak tasarlanmış. Ayrıca müzede güncel sergileri destekleyen çeşitli etkinlikler ve hem çocuklara hem yetişkinlere yönelik atölye programları da düzenleniyormuş. Her türlü ayrıntıya http://muze.sabanciuniv.edu/anasayfa dan ulaşabilirsiniz.

Bir sonraki sergide buluşmak üzere… Benden ve Emirgan’dan sevgiler 🙂