Emirgan’da Bir Pazar Günü

Rembrandt ve Çağdaşları sergisi için biletlerimizi alalı 3 hafta oldu, fakat Taraklı-Göynük-Mudurnu haftasonu, ki bundan ayrıca uzun uzun bahsedeceğim, ve Didem’in İstanbul ziyaretinden dolayı ancak bu hafta gidebildik. Ve madem bu kadar bekledik, bunu tam bir Emirgan günü yapalım dedim; önce kahvaltı, sonra müze ziyareti, sonra da koruda yürüyüş şeklinde planladım günü.

En sevdiğim öğündür kahvaltı, o yüzden tam bir keyif olması son derece önemli benim için. Biraz bakındım; daha önce gitmediğimiz bir yer olsun, kahvaltısı güzel olsun, denize yakin olsun ve Emirgan civarında olsun deyince hakkında hep iyi şeyler duyduğum ve okuduğum “Emirgan Sütiş” çıktı karşıma, deneyelim dedik.

Baltalimanı’nın bitip Emirgan’ın başladığı noktada yol üstünde mekan. İkinci köprüden çok rahat bir şekilde geldik ve şanslıydık kolay park yeri bulduk. Buranın önünden her geçişimde olduğu gibi, hem kahvaltı için sıra bekleyenler ve hem de kahvaltı sonrası valenin arabalarını getirmesini bekleyenlerden dolayı çok kalabalıktı. Eyvah sanırım çok bekleyeceğiz, isim yazdıralım ama bu arada da başka alternatif düşünelim derken 15-20 dakika içinde masamıza oturduk. Bu arada eğer bahçeye değil de iç mekana oturmak isterseniz sıra beklemeden geçebiliyorsunuz.

Bahçe çok güzel, çınar ağaçlarının altında çok ferah bir ortam, kuş seslerini duyabiliyorsunuz. Denizi, eğer ilk sırada oturmuyorsanız, yolun ve bekleyenlerin kalabalığından ötürü seyriniz biraz zor! Sakin bir saatte gidip görmek lazım… Servis çok hızlı, oturduk ve 5 dakika içerisinde yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz masadaydı. Önceden belirlenmiş bir kahvaltı tabağı yok, peynir tabağı, şarküteri tabağı, zeytin, yumurta, reçel çeşitleri vs ne yemek isterseniz onu seçebiliyorsunuz. Menü oldukça zengin; kahvaltı dışında sandviçler, sıcak yemekler, içecekler ve tatlılarda var… Sunum sade, hatta biraz fazla sade… önce bir gözüm şenlensin diyenlerdenseniz bu noktada eksik kalabilir. Porsiyonlar idare eder ama ben kahvaltıda çok yiyenlerdenim, o yüzden gözüm doymamış olabilir! En çok tulum peynirini ve üzümlü ekmeğini beğendim. Kahvenin sunulduğu tabaklar hoşuma gitti, eve almam lazım bunlardan, balkon-kitap-kahve üçlüsü için…  Tatlılarını merak ediyordum ama bu seferlik es geçmek durumunda kaldım, zira fazlasıyla bal-kaymak olayına girmiştim. Bu da belki bir daha gelmek için bahane olur. Menü, nasıl gelirim vs detaylara bakmak isterseniz http://www.sutis.com.tr/

Saat 13:00’e doğru güneş yaprakların arasından bize kendini hatırlatınca; Emirgan gününe devam, daha müze var gezilecek, sonra da koru dedik ve kalktık kahvaltıdan. Biraz sokak aralarında yürüdük, sonra deniz kenarında… Denize girenler, yürüyüşe çıkanlar, balık tutanlar, iyice kalabalıklaşmıştı Emirgan… Rembrandt’ı daha fazla bekletmeyelim dedik ve yavaştan sergiye doğru geçtik, Sakıp Sabancı Müzesi’ne. Günün geri kalanını burada geçirdik diyebilirim, ki müzeden çıktığımızda kapanma saati gelmişti. Kesinlikle değdi ama çok yorulduk, özellikle ayaklarım lütfen artık beni biraz dinlendirir misin diyordu bana. O yüzden koru yürüyüşünü es geçtik ve kendimizi Ali Usta’da dondurma yemeye Moda’ya attık…

Sanat dolu güzel bir Emirgan günü oldu… Rembrandt mı? Sakıp Sabancı Müzesi ve sergi detaylarıyla birlikte bir sonraki yazımda…

Reklamlar

Doğaçlama Tiyatro Festivali İstanbul’da

Mekan: Beyoğlu Terminal; Tema: Gülmek; Tipleme: Oyuncu… e o zaman? başlasın Doğaçlama…

Geçtiğimiz haftalarda nette dolanırken gözüme çarptı “1. Uluslararası İstanbul Doğaçlama Tiyatro Festivali”. Hemen girdim sitesine; bakındım, ay dedim süper, tam benlik; en azından açılış gününe gidip bir izleyeyim. Aradım kardeşi dedim biletler benden, yemekler senden  ve hemen aldım biletleri mybiletten ve dün akşam iş çıkışı erkenden gittim Taksim’e. Tabii her zamanki gibi rengarenk ve cıvıl cıvıldı İstiklal Caddesi. Hazır erken gelmişken gideyim biletleri de bastırayım elimde olsun; hem yemek sonrası “bileeet” diye koşmak durumunda , hem de mekana ilk defa geliyoruz aramak durumunda kalmayalım dedim ve vitrinlere baka baka, kalabalığı dinleye dinleye indim Galatasaray Meydanı’na. Mekanın yeri çok kolaymış zaten, meydanı geçer geçmez, Yapı Kredi’nin karşısındaki bina. Girişinde önce binaya girdiğinizi anlayamayabilirsiniz sanki daha çok dar bir sokağa girer gibisiniz ama çekinmeyin girin, az ilerde binanın kapısı var 🙂 Merdivenler biraz dik ve dar, bizim mekan en üst katta ve süper bir İstiklal manzarası’na sahip. Neyse aldım biletleri, indim aşağı ve hemen Yapı Kredi Yayınları’na girdim. Yeni çıkanlar, indirimdekiler derken alınacaklar listeme bir sürü kitap ekledim. Bir de 17.Haziran’a kadar “Red Kit İstanbul’da” sergisi varmış, onu da etkinlikler listeme not aldım. Kardeşim geldi; sohbet, muhabbet, yemek derken tekrardan döndük mekana…

Beyoğlu Terminal küçük bir mekan, ama çok sevimli. Farklı çalışmalar olsa da genelde doğaçlama ağırlıklı performanslar sergileniyormuş. Bu festivale de İstanbulimpro ve Akla Ziyan Oyuncular Topluluğu (AZOT) öncülüğünde 16-20.Mayıs tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Atlanta, Seattle, Chicago, İtalya, Almanya, İzmir, İzmit, Eskişehir ve İstanbul’dan katılan oyuncular da “İmpro Umut Verir / Improv Gives Hope” sloganıyla sahneyi paylaşıyor. Dün akşam ki açılış gösterisi “Ortaya Karışık”ta bütün oyuncuların sırayla kendi stillerinden örneklerle, diğer oyuncuları da katarak sergilediği bir performanslar karışımıydı ve çok çok eğlenceliydi. Gösteri önce müzik eşliğinde bütün sanatçıların alkışlarla sahneye çağrılıp tanıtılmasıyla, coşkuyla başladı. Sonra hep beraber, seyirci de dahil, çeşitli sesler çıkararak müzik yaptık ve enerjiyi daha da yükselttik ve Chicago’dan Curtis Erhart’ın yönergeleriyle ilk performans “ayakta dur, otur ya da diz çök” başladı. Üç oyuncu seyirciden aldığı mekan yönergesiyle sahnede; oyun süresince her an oyunculardan biri oturuyor, diğeri ayakta, diğeri de diz çöker durumda olmak zorunda… içlerinden biri pozisyonunu değiştirdiğinde, kuralı devam ettirmek için, diğer oyuncuların da hemen kendi pozisyonlarını değiştirmesi gerekiyor ve tabi bu arada oyun içerisinde bu hareketler için nedenler yaratılmalı ve oyun akmaya devam etmeli. Çok güzel bir başlangıçtı ve çok komikti. Ardından diğer oyuncularda sırayla performanslara ve yönlendirmelere devam ettiler. Bu arada Türkçe-İngilizce tercüme yapıldı sürekli. Yine en çok güldüğüm performanslardan biri de, ki Cuma günkü gösteri bunun daha uzun ve kapsamlısı olacakmış, bir müzik grubunun tanıtımı. Beş kişilik ekip sahnede, iki kişi sunucu ve grubu tanıtıyor, diğer üç kişi de müzisyenler. Müzisyenlerin, nasıl bir grup olduklarından, ne tarz müzik yaptıklarından haberleri yok, sunucular ne derse onu yapıyorlar. İki ayrı parça tanıttılar sunucularımız ve müzisyenlerimiz de sergilediler. İlki “Baraj gölünde tutsak kalan balıklar” ı anlatan rock tarzında başlayıp opera tarzında biten parça, diğeri de “Çocukken de trafik vardı” adlı ağıt türünde başlayıp çocuk şarkısı olarak biten parça… Muhteşem bir gösteriydi, bu kadar doğal bir uyum, bu kadar yaratıcı, bu kadar komik… 15 dakikalık bir ara ve toplamda 2 – 2.5 saatte; 10dan fazla oyun sergilendi, hepsi birbirinden eğlenceli… Sonunda yine “Improv Gives Hope” sloganı kullanarak seyirciyle beraber akapella, enstrüman olarak insan sesinin kullanıldığı çok sesli müzik türü, yapıldı.

Gösteriden sonra bir süre daha mekanda kaldık, oyuncularla ve seyircilerle sohbet ettik, sonrasında hep beraber oyun sonrası açılış partisi için Mojo’ya geçtik. Eğlence ve sohbet derken geceyi sonlandırdık ki bugüne de enerjimiz kalsın. Pazara kadar her akşam bir gösteri ve arkasından partiyle devam edecek festival. Detaylar http://istanbulimpro.com/istanbulimprovfest/home.html de… Bu akşam ki gösteri “Spaghetti Improv”, İtalya Milano Piccola Compagnia dell’lstinto’dan Davide Arcuri, Fabio Maccioni ve Domenico Pugliares ilk yarıda kendi gösterilerini sergileyecek, ikinci yarıda da yine tüm gruplar karışacak, bize de yine eminim bol kahkaha kısmı düşecek. Gülmek isteyen herkesi bekleriz, biz yine ordayız…

tre, due, uno… IMPROV!

Sana Dün Sapphire’den Baktım Ey İstanbul

Şehirlere yukarıdan bakmaya bayılırım. Gittiğim hemen her yerde de bunu yaparım. O şehrin ya da meydanın en yüksek binası neresiyse oraya çıkar, şehrin eteklerinin nerelere uzandığını ve binaların gökyüzüyle buluşmasını izlerim. İstanbul içinse favorim tabii ki Galata Kulesi, kaç kez çıktığımı hatırlamıyorum bile 🙂 Ama bugün ben size bir süredir merak ettiğim, sonunda bir toplantı sebebiyle çıkma şansı yakaladığım Sapphire Seyir Terası’ndan bahsetmek istiyorum.

Türkiye’nin en yüksek, Avrupa’nın ise ikinci en yüksek binası olarak geçiyor 261 metrelik Sapphire binası. Seyir terası ise 236’ncı metrede. Giriş katından asansörle çıkıyorsunuz, ben toplantıya geldiğim için ücret ödemedim ama 15TL olduğunu öğrendim. Asansördeki görevli eşliğinde, ne kadar hıza ulaştığınızı görerek, ben azami hızı 17.8 km/s olarak gördüm, 53 saniyede yukarıya ulaşıyorsunuz. Asansörde çalışan arkadaşın söylediğine göre ilk başlarda 22 saniyede tamamlanıyormuş yolculuk, fakat çalışanlar ve gelen ziyaretçiler basınçtan rahatsız olmuşlar ve süreyi uzatmışlar.

Asansörden inince hemen karşınızdaki kapı terasa çıkıyor, sola doğru dönünce kafeden geçerek merdivenlerden üst kattaki toplantı salonuna daha doğrusu etkinlik alanına ulaşıyorsunuz. Burası sanırım artık binanın en üst katı oluyor, burada da 2 taraftan manzarayı görebiliyorsunuz. Yani buraya geldiğinizde etkinlik sıkıcı bile olsa, bir şekilde vakit geçer 🙂 Toplantı sonrasında bu katta fazla takılmadım, hemen aşağıya inip Seyir Terası’na çıktım. Kocaman bir balkon gibi, oturup etrafı izlemeniz ve bir şeyler yiyip içebilmeniz için cam kenarında masa ve sandalyeler mevcut. Buradan Tüm boğazı izleyebiliyorsunuz; Köprüleri, Karadeniz ve Marmara Çıkışlarını, Kuleli Askeri Lisesi, Kız Kulesi hatta Adalar’ı minyatür boyutlarda görebiliyorsunuz. Bu noktada İstanbul’u kaplayan binaları ve aralarda kendini göstermeye çalışan yeşili izlerken biraz içiniz burkulabilir, ama İstanbul nerede başlıyor, nerede bitiyoru görmek için de iyi bir seçenek.

Seyir keyfim bitince kafe kısmına geçtim, şöyle bir menüye bakayım, neler var diyerek. Sıcak ve soğuk içecek, kek, sandviç, çörek seçenekleriyle oldukça kalabalık bir menü… Bitki çayları sallama değil doğaldı,burdan kalbimi kazandılar ve burada İstanbul’a karşı bir Türk kahvesi içilir dedim; kahvenin yanında kurabiye ve “Ayva Çiçeği Şurubu” geldi, ki çok hafif şekerli tadıyla kahvenin yanına çok yakışmış… Biraz da oturduğum yerden seyreyledikten sonra manzarayı, hediyelik eşya kısmına geçtim, magnet koleksiyonuma yeni bir parça ekleyebilir miyim acaba diye… Buradan isterseniz İstanbul ve Sapphire temalı kupa, tişört, saat, kutu vs alabiliyorsunuz. Başka ne yapabilirim derseniz de, duvarlarda Sapphire’le ilgili ve çeşitli ülkelerdeki bu tarz binalarla ilgili, Eyfel Kulesi vs bilgi bulabilir, karşılaştırma yapabilirsiniz. Bir de SkyRIDE var, uçuş simülasyonu; sizi Sapphire’in tepesinden alan helikopter, 4 boyutlu gözlüğünüzle, Boğaz, Kız Kulesi, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı ve Taksim’i gezdirip tekrar Sapphire’e indiriyormuş. Seyir terası ve simülasyonu beraber alırsanız, ücreti 25TL, buna girmediğim için yorum yapamayacağım.

Hazır havalar güzelken, iyi bir görüş ve güzel fotoğraflar için önemli, siz de İstanbul’a yukarıdan bakmak ve ucunu bucağını görmek isterseniz, detaylara http://www.istanbulsapphire.com/index_seyir.html adresinden ulaşabilirsiniz. Hatta belki güzel bir gün batımı yakalar ve yorumlarınızı paylaşırsınız…